Kitap okumak ve öğrenme ilişkisi üzerine...

Okul sıralarından kalkalı yıllar oldu ama öğrenci olmaktan hiç vazgeçmedim. Bunu bana sağlayan şey diplomalar değil, her gece başucumda sırasını bekleyen kitaplar oldu. Bir kitabı açtığımda hâlâ ilk ders günündeki o hafif heyecanı duyarım: Bugün ne öğreneceğim?
Uluslararası 16. Kocaeli Kitap Fuarı’nın söyleşi programını da bir öğrencinin merakıyla elime aldım ve karşıma bir kitap fuarından çok bir üniversite çıktı. 3–11 Ekim tarihleri arasında Kocaeli Kongre Merkezi’nde dokuz gün boyunca elliyi aşkın yazar ve yedi ülkeden konuk kalem okurlarla buluştu. Salonlarda tarihçiler, romancılar, psikiyatristler, gazeteciler, bilim insanları konuşacak. Tarihten iktisada, edebiyattan spora uzanan başlıklarıyla bu program, kapısı herkese açık, kaydı ve sınavı olmayan dokuz günlük bir okul gibi.
Programın bir satırı da bu okulun ne işe yaradığını hatırlatıyor. 9 Ekim akşamı Uluslararası Kocaeli Spor Tarihi Sempozyumu’nun bildiriler kitabı tanıtıldı. Sempozyumda sunulan altmış bir bildiri, bu kitapla birlikte araştırmacılar için kalıcı bir kaynağa dönüşüyor. Salonda söylenen söz, dinleyenlerin hafızasıyla sınırlıdır; kitaba geçtiğinde ise hiç tanımadığımız bir öğrencinin yıllar sonra bir kütüphanede açıp öğreneceği bir bilgiye dönüşür. Eskilerin dediği gibi: Söz uçar, yazı kalır.
Bana göre öğrenmenin kalıcılığı da büyük ölçüde bu yazının, yani kitabın üzerinde durur.
Okumak her zaman öğrenmek midir?
İlk bakışta cevap açık görünür: Kitap okuyan öğrenir. Ama hepimizin tanıdık bir deneyimi var: Bir kitabı baştan sona okuyup kapattıktan birkaç hafta sonra ondan ne kaldığını düşünürüz ve elimizde birkaç cümleden başka bir şey bulamayız. Göz satırların üzerinden geçmiştir ama zihin o bilgiyi kendine mal etmemiştir. Ben bunu kendi kitaplığımın önünde defalarca yaşadım ve her seferinde biraz utandım.
Yunus Emre bu farkı yüzyıllar önce söylemişti: “İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir.” Bu sözden şunu anlıyorum: Öğrenmek bilgiyi biriktirmek değil, onu kendi hayatına, kendi düşüncene bağlamaktır. Okuma bir bilgi aktarımıyla başlar; öğrenme ise o bilgi okurun içinde bir yere yerleştiğinde gerçekleşir.
Tatmak, yutmak, çiğnemek
Francis Bacon “Okumak Üzerine” adlı denemesinde kitaplar için unutulmaz bir benzetme yapar: Bazı kitaplar tadılmak, bazıları yutulmak, pek azı da çiğnenip sindirilmek içindir. Yani bazı kitaplara şöyle bir göz atmak yeter, bazılarını bir çırpıda okuyup geçeriz, bazılarıyla ise ağır ağır, uzun süre uğraşmamız gerekir.
Kanaatimce öğrenme en çok bu üçüncü türde gerçekleşir. Amerikalı düşünür Mortimer Adler da Bir Kitap Nasıl Okunur’da okumayı katmanlara ayırır: temel okuma, göz atarak okuma, çözümleyici okuma ve aynı konudaki birçok kitabı karşılaştırarak okuma. Adler’e göre bir kitaptan gerçekten öğrenmek isteyen okur, kitabın ne dediğini, bunu nasıl dediğini ve söylediklerinin doğru olup olmadığını sormak zorundadır. Ben de aynı yerde duruyorum: Okur edilgen bir alıcı değil, kitapla tatlı tatlı tartışan bir muhataptır.

Unutmanın eğrisi
Alman psikolog Hermann Ebbinghaus, on dokuzuncu yüzyılın sonunda kendi üzerinde yaptığı deneylerle öğrendiğimiz bilgilerin ne kadar hızlı unutulduğunu ölçtü. Ortaya çıkan “unutma eğrisi”, yeni öğrenilen bir bilginin büyük kısmının ilk günlerde kaybolduğunu gösteriyordu. Ama bir şartla: Bilgiye aralıklarla geri dönüldüğünde eğri yavaşlıyor, bilgi kalıcı hâle geliyordu.
Bu bulgunun bana söylediği şey basit: Tek seferlik okuma öğrenmeye yetmez. Altını çizmek, sayfa kenarına not düşmek, okuduğunu kendi cümleleriyle özetlemek, bir başkasına anlatmak, belli aralıklarla kitaba geri dönmek… Bunlar okumayı öğrenmeye dönüştüren alışkanlıklar. Burada dikkatimi çeken şu: Fuarın özel oturumlarından birinin adı “Tarihi Yeniden Okumak.” Yeniden okumak, ilk okumada göremediğimizi görmenin, bildiğimizi sandığımızı gerçekten öğrenmenin yolu.
Okudukça daha kolay öğrenmek
Okuma araştırmacıları “Matta etkisi” diye bir kavramdan söz eder. Adını İncil’deki “Kimde varsa ona daha çok verilecek” sözünden alan bu kavram, eğitim psikoloğu Keith Stanovich’in çalışmalarıyla yaygınlaştı. Erken yaşta okumaya başlayan çocuk daha çok kelime öğrenir. Daha çok kelime bilen çocuk daha kolay okur. Daha kolay okuyan çocuk daha çok okur ve daha çok öğrenir. Okumayan çocuk için ise aynı döngü ters yönde işler; aradaki fark her yıl biraz daha açılır.
Bütün bunları yan yana koyduğumda şunu görüyorum: Kitap okumak yalnızca bilgi kazandırmıyor, öğrenme kapasitesinin kendisini de büyütüyor. Her okunan kitap, bir sonraki kitabı anlamayı kolaylaştırıyor. Okumak, öğrenmenin hem yolu hem de aracı.
Kitaba soru sormak, yazara soru sormak
Kitapla öğrenmenin bir sınırı var: Kitap cevap verir ama soruyu duymaz. Okurken aklımıza takılan bir soruyu yazara soramayız. Bana kalırsa buradaki asıl mesele de bu, ve kitap fuarlarının belki en değerli yanı bu tek yönlü ilişkiyi bir süreliğine iki yönlü hâle getirmesi. Bir söyleşide yazarı dinlemek, kitabının nasıl doğduğunu öğrenmek, merak ettiğimizi ona doğrudan sormak, okuduğumuz kitabı başka bir gözle görmemizi sağlar.
Bu yüzden fuara gidecek okura dostça bir önerim var: Sevdiğiniz yazarın söyleşisine giderken kitabını ve bir sorunuzu yanınızda götürün. Öğrenmek çoğu zaman doğru soruyu bulmakla başlar.
Öğrenmenin yaşı yoktur
Okul biter, diploma alınır, sınavlar geride kalır. Ama öğrenme, kitabı elinden bırakmayan insan için hiç bitmez. Benim vardığım sonuç şu: Kitap okumak, hayat boyu öğrenmenin en eski, en ucuz ve en erişilebilir yolu. Ne bir kayıt ister ne bir yaş sınırı koyar.

Bitirirken
Kocaeli’de dokuz gün sürecek bu açık okulun asıl başarısı, fuar bittikten sonra ölçülecek. Oradan bir kitapla ayrılan her okur, kendi evinde kendi okulunu kurmaya devam ettiği ölçüde fuar amacına ulaşmış olacak. Ben kendi payıma, ders zilinin hiç çalmadığı o okulun ömür boyu öğrencisi kalmaya razıyım.
Her kitap fuarına yeni bir defterle giderim. Küçük, cebe sığan, kapağı yıprandıkça daha çok sevdiğim defterler. İlk sayfasına fuarın adını ve tarihini yazarım. Sonraki sayfalar zamanla dolar. Bir yazarın cümlesi, bir kitabın adı, bir sohbetten kalan soru.
Bu yılki defterimin ilk sayfasında şunlar yazıyor: “Uluslararası 16. Kocaeli Kitap Fuarı. 3-11 Ekim 2026. Romanların ve Hatıratların İzinde.” Altına da fuarın sloganını not ettim: “Her Kitap Bir Medeniyeti Yaşatır.”
Röportaj yapmayı severim. Çünkü bir insanı dinlemek bir kitabı okumak gibidir. Önce kapağına bakarsınız, sonra ilk sayfayı açarsınız, yavaş yavaş içine girersiniz. Bazen hiç beklemediğiniz bir yerde sizi şaşırtır. Bazen bir cümlesi günlerce aklınızdan çıkmaz. Tam da bu nedenle her söyleşiye bir okur merakıyla oturuyorum. Uzman edasıyla değil, öğrenmek isteyen biri olarak.
Bu sayfalardan birini size açıyorum. Defterimi kapatıyorum. Şimdi konuşma sırası konuğumda.







Yorumlar