Atölye mi, laboratuvar mı? Sanatın deneysel damarı

Gece yarısı, evde herkes uyuduktan sonraki o derin sessizlikte, masa lambasının sarı ışığı altında yazmayı severim. Işık yalnızca masayı aydınlatır, odanın geri kalanı karanlıkta kalır. Bu küçük ışık dairesinin içinde dünya sadeleşir.
Kütahya'da bir çini atölyesinde, ustanın fırından çıkardığı bir tabağı ışığa tutup uzun uzun incelediğini izlemiştim. "Bu sefer sırrın içine biraz daha kuvars koyduk," demişti, "bakalım rengi nasıl oturmuş." O an karşımdaki kişinin bir zanaatkâr mı, yoksa bir kimyacı mı olduğunu bir türlü kestirememiştim. Belki de her ikisiydi.
O atölyeyi bu hafta, MBA Okulları'nın İstanbul'da Fişekhane'de düzenlediği MBA Sanat Çalıştayı'nı düşünürken hatırladım. 24–29 Ekim'de 4. Cumhuriyet Yüzyılı Uluslararası Sanat Çalıştayı adıyla gerçekleşen buluşmada sanatçılar ve öğrenciler, Nutuk'tan ilham alarak altı gün boyunca birlikte üretiyor. Denemek, yanılmak, yeniden denemek… Bu süreç bana sanatın deneysel boyutunu düşündürdü: Sanat bilimsel yöntemlerle nasıl gelişir?
Gobelin atölyesinden Seurat'ya
19. yüzyılda Fransız kimyacı Michel Eugène Chevreul, yan yana gelen renklerin birbirini nasıl etkilediğini inceleyen bir çalışma yayımladı. Bu çalışma, Paris'teki Gobelin dokuma atölyelerinde boyaların neden beklenen etkiyi vermediğine dair pratik bir sorundan doğmuştu; ama etkisi resim tarihine kadar uzandı. Georges Seurat'nın noktacılık tekniği, kısmen bu tür bilimsel renk kuramlarından beslenen bir deneyin ürünüydü.
Bana göre bu örnek, sanatın deneysel boyutunu çok iyi gösteriyor. Seurat tuvalinin başında bir hipotez sınıyordu: Renkler paletin üzerinde değil de izleyicinin gözünde karışırsa ne olur? Sonuç, yeni bir görme biçimiydi.

Dessau'da bir deney masası
20. yüzyılın başında Almanya'da kurulan Bauhaus okulu, atölyeyi adeta bir laboratuvara dönüştürdü. Malzemeler sistemli biçimde denendi, renk ve biçim ilişkileri incelendi, sanat ile endüstri arasında köprüler kuruldu. Bauhaus'ta da ders vermiş olan Josef Albers'ın daha sonra yazdığı renk etkileşimi üzerine kitap, bugün hâlâ sanat okullarında bir deney kılavuzu gibi okunuyor.
Burada dikkatimi çeken şu: Bauhaus'un yöntemi, gözlem, deney ve sonuçları paylaşma üzerine kuruluydu. Yani bilimsel yöntemin temel adımlarıyla neredeyse birebir örtüşüyordu. Kanaatimce bu, sanatın sezgiyle sınırlı bir alan olmadığını, sistemli bir araştırma alanı da olabileceğini gösteriyor.
Hata yapma özgürlüğü
Fişekhane'deki çalıştay da bir anlamda altı günlük bir deney. Farklı ülkelerden sanatçılar, farklı teknikler, farklı yaşlardan öğrenciler aynı mekânda bir araya geliyor ve sonuç önceden kestirilemiyor. Ben burada en kıymetli şeyin, öğrencilerin "hata yapma" özgürlüğünü deneyimlemesi olduğunu düşünüyorum. Çünkü hem bilimde hem sanatta en büyük keşifler, çoğu zaman beklenmedik bir hatanın ardından gelir.
Sonuç
Bütün bunları yan yana koyduğumda şu sonuca varıyorum: Sanatın deneysel boyutu, onu bilime yaklaştıran en güçlü bağdır. Atölye de laboratuvar da aynı merakla çalışır: Bir şeyi değiştirdiğimizde ne olur? Bu soruyu sormaktan vazgeçmeyen sanat da bilim de canlı kalır.
Kütahya'daki ustanın elindeki o tabağı düşünüyorum. Belki de en güzel deney raporu, ışığa tutulmuş bir çini tabaktı. 29 Ekim'de Fişekhane'de açılacak sergide, altı günlük bu deneyin sonuçlarını göreceğiz.







Yorumlar