Maskenin Kutsal Işığı ve Modern Mitolojiler: Neo-İkona Ekseninde Esra Hatun Sanatı
- Prof. Dr. Uğur Batı

- 15 Haz
- 6 dakikada okunur

Esra Hatun harika bir ressam. Bir marka ressam! Yaptığı desen çalışmalarıyla, özgün üslubuyla özel bir ressam. İkonik resimleri, tarihsel arka planı, özel kolajları ve dokularıyla kendine has bir ressamdan söz ediyoruz.
Kutsal Pencerenin Eşiğinde
Geleneksel sanat tarihinde "ikona", yalnızca estetik bir haz nesnesi ya da boyanmış bir yüzey değildir. O, görünenin ardındaki kutsal hakikate, zamanın ve mekânın dar sınırlarını aşan aşkın bir boyuta açılan mistik bir penceredir; adeta sonsuzluğun bu dünyaya bıraktığı donuk ama derin bir iz, bir ayak izidir. Altın varakların o metafizik parıltısı, figürlerin dünyevi mekândan yalıtılmış hiyerarşik duruşu, değişmez ritüelistik dil ve renk sembolizmi, izleyiciyi salt bir sanat nesnesinin önünde durmaktan öte bir huşuya, bir sessizliğe, derin ve sancılı bir tefekküre davet eder. Kilise zeminindeki soğuk taşların üzerinde diz çökmüş bir münzeviyle aynı titreşimi taşıyan bu sessizlik, sıradan bir estetik deneyim değil; ruhun kendi içine döndüğü, zamanın donup kaldığı bir eşiktir.
Çağdaş sanat dünyasında ise bu köklü ve kadim gelenek, biçim değiştirerek, maskesini yeniden takarak modern dünyanın gürültülü, baş döndürücü dehlizlerinde "Neo-İkona" (Yeni İkona) akımı olarak yeniden hayat bulmaktadır.
Neo-İkona; geleneksel ikonografinin o sarsılmaz mistik formlarını, dikey hiyerarşisini, anıtsallığını ve sembolik ağırlığını bünyesinde taşır; ancak bu kadim mirası modern dünyanın seküler imgeleriyle, popüler kültürün gündelik mitolojileriyle ve çağdaş insanın içsel sancılarıyla, kırılmalarıyla, anlam arayışının çaresizliğiyle yeniden ve cesurca harmanlar. Böylece ortaya çıkan şey ne salt bir gelenek tekrarıdır ne de sıradan bir avangard tavır: O, kökleri kadim ruhsal topraklara uzanan, dalları ise günümüz insanının kirli havasında sallanan bir ağaçtır.
Bu bağlamda ressam Esra Hatun'un tuvallerine ve sanat felsefesine derinlemesine baktığımızda, onun yalnızca pop-art estetiğini kullanan çağdaş bir figüratif ressam olmadığını görürüz. O, aynı zamanda modern mitler ve çağdaş arketipler inşa eden, bu arketipleri bir rahip titizliğiyle tuvaline hapseden güçlü bir Neo-İkona yaratıcısıdır; kolektif bellekte yer açan, orada kalmayı bilen bir zanaatkârın sabırlı ve sarsılmaz sessizliğine sahip bir siestadır.

Kusursuz Biçimin Şiiri: Desen, Düzen ve Kozmik Harmoni
Esra Hatun'un sanatını bu akım ekseninde benzersiz ve sarsıcı kılan ilk unsur, onun çeyrek asrı aşan köklü desen tasarımı geçmişinden süzülen, kemikleşmiş bir disiplinle şekillenmiş "kusursuz biçim" arayışı ve bu arayışın tuval üzerinde doğaçlama bir kutsallıkla, öngörülemeyen bir lütufla buluşma anıdır. Uzun yıllar boyunca moda ve tekstil alanında disiplinlenen ellerin hafızası, tuvalin yüzeyine dokunduğunda sıradan bir ressam eli olarak değil, bilincin farkında olmaksızın ritim bulduğu, geometrik bir zorunluluğa itaat eden bir alet gibi hareket eder. Bu derin kassal ve zihinsel hafıza, sanatçıya bilinç dışı düzlemde bile kusursuz oranları yakalama yetisi bahşeder.
İkona geleneğinde tesadüfe yer yoktur; her çizgi, her kıvrım, her geometrik bölünme evrensel bir düzenin, kozmik bir harmoninin parçasıdır. Sanatçının eserlerinde karşımıza çıkan, adeta birer mozaik pencereyi, kadim bir katedraldeki vitrayı ya da Bizans çini işçiliğini andıran prizmatik arka plan kurguları, tam olarak bu ikonografik ve matematiksel düzeni çağrıştırır; ama daha da fazlasını sunar: O parçalı alanlar, ışığın kırılma biçimini de simgeler sanki, gerçeğin tek bir bütünden değil, sayısız kırık yüzeyden yansıyarak ancak kavranabileceğini fısıldar. Pek çok eserinde açıkça görüldüğü üzere figürler; derinliği olmayan, perspektifin dünyevi ve yanıltıcı kurallarını cesurca yıkan, ancak katmanlı boya dokularıyla ve bir kabartma hissi veren güçlü çizgilerle zenginleştirilmiş, soyut, zamansız ve mekânsız evrenlerin önüne yerleştirilmiştir.
Bu bilinçli yalıtılmışlık, figürleri sıradan birer popüler kültür nesnesi ya da alelade birer portrenin ötesine taşır. Onları, modern birer aziz ya da azize gibi tuvalin tam merkezinde kutsallaştırarak anıtsal bir konuma yükseltir. Tıpkı erken Hristiyan sanatındaki Pantokrator tasvirlerinin bakışının seyredenden kaçmaması gibi, Esra Hatun'un figürleri de izleyiciyi görür; üstelik o bakışta yargılama değil, derin ve sessiz bir tanıklık vardır. Bakan ile bakılan arasındaki o ince perde kalktığında geriye yalnızca birbirini ayna gibi yansıtan iki sessizlik kalır.

Venedik: Maskenin Ardındaki Aziz
Neo-İkona akımının en belirgin ve derinlikli yansıması, sanatçının titizlikle inşa ettiği köklü serilerinden biri olan Venedik seçkisinde karşımıza çıkar. Bu seri, yalnızca bir şehrin portresini ya da karnavalın coşkusunu değil; maskenin kendisinin ne anlama geldiğini, hangi tarihin ağırlığını taşıdığını, hangi sessizliği koruduğunu sorgular. Venedik, yüzyıllar boyunca Doğu ile Batı, dünyevi ile kutsal, görünen ile gizlenen arasındaki en kırılgan ve en verimli gerilim noktasında konumlanmış bir kenttir; o gerilim Esra Hatun'un tuvalinde adeta kristalize olur.
Klasik ikona sanatında yüzler, dünyevi acılardan, geçici neşelerden ve insani ifadelerden arındırılmış birer donuk maskedir; onlar zamansız bir dinginliği ya da ilahi bir kederi içlerinde taşırlar. İfade eksikliği bir zayıflık değil, zamansallığın üstüne çıkmanın işaretidir. Esra Hatun'un tuvallerindeki, adeta iğne oyası inceliğiyle işlenmiş, el yapımı bir değerli kumaşın ciddiyetiyle dokunan maskeli figürler de tam bu Neo-İkonik düzleme hizmet eder. Asil maviler, parıldayan altın sarıları, derin toprak kahveleri ve sıcak amber tonlarıyla sarmalanan o karnaval figürleri, yalnızca geçici bir eğlencenin ya da uzak bir coğrafyanın parçası değildir. O maskeler; toplumsal rollerin, çevrenin dayatmalarının, modern insanın kronik yabancılaşmasının ve popüler kültürün görünmez zincirlerinin ardına sığınan günümüz insanının tefekkür halindeki yeni ikonalarıdır.
Prizmatik hatlarla bölünmüş, gözleri gizemli bir karanlığa açılan maskeli çehre ile pürüzsüz, sakin hatlara sahip altuni yüz yan yana geldiğinde, izleyici kendini karşısındaki figürün kim olduğunu değil, kendi yüzünün altında neyin saklı kaldığını sorarken bulur. Maske burada bir gizleme aracı değil, tersine bir açığa çıkarma yüzeyidir; çünkü takılan şey, çoğu zaman gizlenen şeyden daha dürüsttür. Bu diyalektik gerilim içinde izleyici, geçici bir festival coşkusuna değil, kadim bir sessizliğe ve derin bir iç hesaplaşmaya davet edilmiş olur.
Kolektif Hafızanın Seküler Azizleri
Esra Hatun, eserlerini dış dünyanın hazır görsellerinden değil; rüyaların o kayganlığından, insanların hayattaki gizli kırılma anlarından, sessizce taşınan ama asla tam olarak söylenemeyen hikâyelerden, "görerek değil hissederek" devşirir. Bu beslenme biçimi, onun figürlerini kolektif hafızanın seküler azizlerine dönüştürür; her biri ayrı bir arketip, ayrı bir kırılganlığın simgesidir.
Coşkulu ama bir o kadar da düşündürücü palyaço figürünün benekli kostümü içindeki o anıtsal duruşu ele alalım. Parmaklarının arasında tutuşan sigaradan göğe süzülen duman, herhangi bir tütün imgesi değil; klasik ikona sanatındaki tütsü dumanının, adak mumlarının ve kutsal buharın seküler bir karşılığıdır. O duman, yukarıya, bilinmeyene, tanımsız bir aşkınlığa doğru uzanır ve izleyiciyi, farkında olmaksızın, bir tapınak atmosferinin sessizliğine çeker. Gülmek zorunda bırakılan, maskesinin arkasında ağladığı bilinen ama bunu kimseye gösteremeyen palyaço, insanlığın en eski ve en acımasız paradoksunu taşır omuzlarında; o paradoks tuval yüzeyinde, çizgiler arasında donmuş olarak beklemiştir.
Keza İstanbul'un kadim simgesi Kız Kulesi'ni bir insan bedeniyle hem mimari hem et ve kemikten oluşmuş bir varlıkla bütünleştiren, omuzlarında beyaz güvercinler taşıyan figür; sürrealist bir dille inşa edilmiş çağdaş bir şehir ikonası, bir koruyucu ruhtur. Bu figür İstanbul'un tarihini taşımaz yalnızca; aynı zamanda o tarihin içinde boğulup yitip gidenlerin, kendini bir denizin ortasındaki kuleye hapsedilmiş gibi hissedenlerin, uçmak isteyip uçamayanların sessiz, ağır abidesidir. Sanatçı, geleneksel dini ikonaların din dışı bir karşılığını üreterek kargayı, arıyı, parmak izini ya da Kız Kulesi'ni toplumsal hafızanın açık ve zengin anlam alanlarına dönüştürür; böylece esere bakan her birey, bu yeni kutsallarla kendi saklı yaralarını, bastırılmış hikâyelerini ve sessiz beklentilerini buluşturabilir.

Redline: İhlal Edilemez Sınırın Kırmızı Hattı
Esra Hatun'un Elmela tablosunda dış dünyanın ve sanat piyasasının ticari dayatmalarına kulaklarını tamamen kapatarak kendi özgün sıfır noktasına çekilmesi, sanata sızacak en küçük maddi hesabın eserin ruhunu sessizce ve geri dönüşsüz biçimde öldüreceğine olan derin inancı, Neo-İkona akımının özünde yer alan "saf, el değmemiş ve sarsılmaz" inanç duvarını en yalın ve en güçlü biçimde temsil eder. İkonalar, dış dünyanın kaosuna, yozlaşmasına ve geçiciliğine karşı kutsal inancın sınırlarını çizer, o sınırları görünür kılar; Esra Hatun ise popüler kültürün ve endüstriyel tüketimin mekanikleştirdiği, ruhsuzlaştırdığı dünyaya karşı insanın içsel özerkliğini, rüyalarının dokunulmazlığını ve yaratım eyleminin kutsallığını fırçasıyla aralıksız koruma altına alır.
Onun sanatındaki Redline felsefesi tam olarak budur: İnsan kimliğinin, sanatçı onurunun ve ruhsal bütünlüğün etrafına çekilen o görünmez, ihlal edilemez sınırların kırmızı bir hatla tuvalde ve hayatta ebediyen abideleşmesi. Bu hat, öfkeden değil; kendi değerini tam olarak bilen bir insanın sakin ve sarsılmaz farkındalığından doğar. Sanatçı, ticari bir motivasyonun bir damla gibi sızdığı anda dekoratif bir nesneye, bir showroomun envanterine dönüşecek olan popüler görsel dünyayı ve pop-art'ın tüketim çılgınlığını elinin tersiyle iterek sanata hak ettiği o zamansız, ruhani tahtı yeniden teslim eder. Bu tavır, bir ret değil; bir tercih, bir seçim, bir olgunluktur.
Bu felsefenin görünmez ama güçlü sonucu şudur: Esra Hatun'un eserleri, piyasanın değil zamanın testine taliptir. Satılmak için değil, kalıcı olmak için var olurlar. Ve bu yüzden, tüm o parlak yüzeylerin, canlı renklerin, karnaval kostümlerinin, cazibeli maskelerin altında, çok daha eski ve çok daha sabırlı bir şey yatar: İnsan ruhunun, her çağda, her kılıkta, her maskenin altında kendini bulmaya devam ettiğinin sessiz ve ısrarlı tanıklığı.
Modern Dünyanın Yeni Katedrali
Esra Hatun'u çağdaş sanat ortamında yalnızca popüler imgeleri kullanan bir pop-art sanatçısı olarak okumak, bir katedrali yalnızca taş yığını olarak tanımlamak kadar eksik, hatta haksız bir değerlendirme olur. O, pop-art akımının o dinamik, canlı, göz alıcı ve kitlelere hızla sızan çağdaş dilini kuşanırken, bu dilin altını kadim bir tefekkürle, el işçiliğinin sabırlı büyüsüyle, mozaikvari prizmatik dokularla ve maskelerin ardındaki o sarsılmaz, ölümsüz insan ruhuyla doldurur. Biçim popüler kültürden, ruh ise yüzyıllar öncesinin manastır hücrelerinden gelir; ikisi tuval yüzeyinde hem çatışır hem de birbirini tamamlar.
Art Ankara gibi büyük sanat buluşmalarında çocukların ve Z kuşağının eserleri önünde adeta büyülenmişçesine uzun kuyruklar oluşturması, fotoğraflar çekilmek için bekleme sabırlılığı göstermesi, bu durumun rastlantısal bir popülerlikle açıklanamayacağının en somut kanıtıdır. Çocuğun bu eserlerin önünde büyülenmesi, hiçbir eleştirmen kaleminin söyleyemeyeceği kadar açık ve kesin bir şeyi söyler: Orada gerçek bir şey var. İçgüdüsel ve öğrenilmemiş, akıl tarafından denetlenmemiş, salt duyunun kavradığı bir gerçeklik. Esra Hatun, modern dünyanın baş döndürücü hızı ve kasıtlı yüzeyselliği içinde ruhunu ve derinliğini yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalan günümüz insanına, tam da ihtiyaç duyduğu şeyi sunar: Renkli, gizemli, sığınılabilir ve insan boyutunda modern mitolojiler. Yeni azizler. Yeni ikonalar. Maskenin ardındaki ışık.






Yorumlar